Karımla sinemada erotik anlar
Perdenin Altında
Tarık, 37, Adana
Aynı tempo
Adım Tarık. Otuz yedi yaşındayım, Adana’da yaşıyorum. Eşimle ilk iş yerinde, vardiya değişiminde çarpışarak tanıştık; üç yıl çıktık, sonra evlendik. Eda benden iki yaş küçük. Kumral, omzuna düşen dalgalı saçı var, teni buğday, boyu bana göre kısa sayılır, belinden aşağısı eteğin içinde kaybolacak kadar yumuşak hatlı. Makyajı neredeyse yok, küpe takmayı bile unutur. On iki yıllık evliliğimizde iki çocuğumuz oldu; büyüğü dokuz, küçüğü altı. Ben bir lojistik firmasında saha koordinatörüyüm, Eda özel bir klinikte hasta karşılıyor.
Dışarıdan bakınca düzenli, hatta imrenilecek bir ev. İçerideyse yatak odası takvime bağlanmış gibi. Aynı saat, aynı taraf, aynı tempo. Ben çeşit istiyordum; karanlıkta fısıldanan, yer değişen, acele eden bir şey. Eda her seferinde gülümseyip konuyu kapatıyordu.
Yorgunum, yarın erken kalkacağım.
Bu cümle evin ikinci dili olmuştu. Israr ettikçe daha da kapandı. Bir noktada denemeyi bıraktım.
Ağustos sıcağında okullar kapanınca kayınvalidem çocuklara bakmak için geldi. Evin içinde bir büyük daha olunca zaten seyrek olan geceler büsbütün kesildi. On gün boyunca birbirimize ancak mutfakta, bulaşık durularken değdik. Bir keresinde çocuklar uyuduktan sonra kapıyı kilitleyip aceleyle, üstümüzü bile tam çıkarmadan birleştik; o da bittiği yerde bitti. Sonra ikimiz de sırtımızı döndük.
Cumartesi
Cumartesi öğleden sonra çocukları sinemaya götürmeye karar verdik. Arabaya binerken küçük olan kemerini kendi bağlamaya çalışıyor, büyük olan hangi salonda patlamış mısır kuyruğunun kısa olduğunu soruyordu. Biz de aylardır ertelediğimiz bir filmi, onların seansıyla aynı saate denk getirmiştik. İlk kez uzun zamandır biz diye bir plan vardı.
Eda ince askılı, açık bej bir bluz giymişti; altına dizine kadar inen, bol kesim füme bir etek. Saçı ensesinde gevşek toplanmıştı. Arabada eğilip sandaletinin tokasını çözerken bluzun askısı kaydı ve altında ten rengi, danteli seyrek bir sütyen gördüm. On gündür ona dokunmamıştım. Karnımda tanıdık bir sıkışma oldu. Eda ise telefonuna bakıyor, annesine yazıyordu.
Çocuklar susamış olabilir, yanına su al.
Bende ateş vardı, onda pazar planı.
Kasaba yazın şişiyor, kışın boşalıyor. O gün öğle üstü ve hava bunaltıcı olduğu için AVM otoparkı şaşırtacak kadar sakindi. Arabayı gölgeye çektim. İçeride çocukların istediği animasyona üç bilet aldım; kayınvalidem onlarla aynı salona girecekti. Onları kapıya kadar geçirdik, mısırlarını verdik.
Ara verince burada buluşuruz.
Sonra Eda’yla bizim filme döndük.
En dipteki koltuk
Salon orta boydu. En arka sıra, kenara yaslanmış, araları birleşik çift koltuklardan oluşuyordu. Eda hâlâ mesaj yazıyordu. Ben sormadan en dipteki ikiliyi seçtim. Fuayeye indiğimizde çocuklar çoktan yerlerine geçmiş, kayınvalidem de peşlerinden salona girmişti. Bizim için iki şişe su ve küçük bir mısır aldım. Işıklar henüz yanıyordu.
Yerimizi görünce Eda kaşını kaldırdı.
Bunlar kanepe gibiymiş. Arada kolçak yok.
Kenar da bomboş. Film boyunca kimse dirseğimize değmez.
Gülerek köşeye geçti. Perde açılmadan su içip mısır paylaştık. Önümüzde üç dört kişi vardı, dağınık oturmuşlardı. Arkamız boştu. Sağımız duvar.
Işıklar kapanınca
Jenerik bitti, salon karardı. Eda bacağını diğerinin üzerine attı, şakağını omzuma dayadı. Benim gözüm perdede durmuyordu. Eteğin altında baldırı usul usul sallanınca elim dizinin yanına kaydı. Dışarıdan bakan, karanlıkta birbirine sokulmuş bir çift görürdü.
Önce kumaşın üzerinden, yavaş, aşağı yukarı gezindim. Eda böyle şeylerde genellikle elimi indirir, fısıltıyla burası değil derdi. Bu kez ne çekti ne de baktı. Cesaret, sessizlikten geldi. Elimi eteğin kıvrımından içeri aldım. Baldırına ten değince başını kaldırdı. Kaşları çatıktı ama ağzı kapalıydı. Bir saniye bana baktı, sonra yine omzuma yerleşti. Kızgınlık bu değildi. Kızgın olsa bileğimi tutar, koltuğu değiştirirdi.
Bacak bacak üstündeyken çok yükseğe çıkamıyordum. Acelem de yoktu. Parmaklarım diz kapağından uyluğun içine doğru tırmanırken kendi nefesimi duyuyordum. Külotun kenarına değdiğimde durdum. Dantel, düşündüğümden inceydi. Eda elimi eteğin üstünden hafifçe bastırdı; engellemek için değil, yerinde tutmak için.
Bir süre sadece teni okşadım, kumaşa girmedim. Salon hâlâ sakindi. Ön sıradaki adam telefonuna bakıp kapatmıştı. Kimse arkaya dönmüyordu.
Elimi külotun lastiğinden içeri almak isteyince Eda yine başını çevirdi. Bu bakış daha kısaydı. Sonra üst üste attığı bacağı indirdi, dizlerini araladı ve sol eliyle bileğimi tuttu. Tutuşu sıkıydı, itmiyordu. İçeri buyur ediyordu.
Parmaklarım kasıklarının birleştiği yumuşak çizgide dolaştı. Henüz ortasına inmemiştim. Eda’nın nefesi omzumda ısınıyordu. İki yanını, kasık kıvrımını, külotun ıslandığı yeri kumaşın üzerinden yokladım. Bastırınca elimi sıktı. Nefesi kısaldı. Külotun ortası çoktan ıslanmıştı.
Lastiği yana çektim. Parmaklarım kaygan, şişmiş dudaklara değdi. Kenarlarında gezinip yukarı, küçük şişkinliğe çıktım, sonra aşağı, girişe doğru dolandım. İçeri girmek üzereyken geri çektim. Eda çenesini omzuma gömdü. Bunu bilerek uzatıyordum.
Etraf boştu. Orta parmağımı yavaşça, bir boğum içeri aldım. Eda ince bir ses çıkardı, hemen avucunu ağzına kapattı. Ses salona yayılmadı. Parmağımı daha derine, sonra dışarı, yine içeri aldım. İçerisi sıcak ve dardı, her çıkışta daha ıslaktı. Eda koltukta belli belirsiz kalkıp iniyordu. Diğer eliyle eteğini dizlerinin üzerine örtmüş, hareketi gizlemeye çalışıyordu.
İkinci parmak da katılınca dayanamadı. Avucu pantolonumun üzerinden, çoktan sertleşmiş halime kapandı. Sıkıyor, bırakıyor, tekrar sıkıyordu. Ben arada parmaklarımı çıkarıp en üstteki noktaya dönüyordum. Her dönüşte nefesi kesiliyor, sessizce dudağını ısırıyordu.
Fermuarı tek elle açması kolay olmadı. Birkaç denemeden sonra indi. Elini içeri soktu, beni avuçladı, yavaşça sıyırdı. Başı hâlâ omzumdaydı, gözleri kapalıydı. Boştaki elim bluzun altından göğsüne çıkmak isteyince doğruldu. Elimi çekmek zorunda kaldım.
Manyak mısın.
Sesi kızgınlıktan çok şaşkındı. Sağa sola bir baktı. Sonra beni bekletmeden, fısıltıyla ekledi:
Dur. Ben hallederim.
Kollarını arkaya attı, sütyenin kopçasını körlemesine açtı, askıları omuzlarından indirip bluzun içinden çıkardı. Top haline getirdiği sütyeni ayakucundaki çantanın ağzına tıktı. Bluz inceydi. Uçlar kumaşta net seçiliyordu. Tekrar omzuma yaslandı, elini fermuarın içine geri soktu.
Şaşkınlığım geçince bir elim yeniden eteğin altında, diğeri bluzun üstünden göğsündeydi. İki parmak yetmedi; üçüncüyü de, yavaşça, ıslaklığın izin verdiği kadar içeri aldım. Eda’nın boğazından boğuk bir ses çıktı. Başını kaldırıp ağzımı buldu. Öpüşürken beni pantolondan çıkarmış, avucunun içinde sıkı sıkı tutuyordu. O an onu koltuğa yatırmak ile kendimi tutmak arasındaki çizgi incelmişti.
Parmaklarım girip çıkarken o da beni okşuyor, ara sıra başını eğip ucuma bakıyor, sonra yine öpüyordu. Bluzun içine girip göğsünü avuçladığımda meme ucu parmaklarımın arasında sertleşmişti. Bir kez daha salonu taradım. Ön sıra perdede. Kimse dönmemişti. Ağzına kapandım. Öpüşme, parmak ve göğüs aynı anda sürdü.
Eda parmaklarını ağzında ıslatıp beni yeniden kavradı. Ben en hassas noktasına döndüğüm sırada dili dişlerimin arasına girdi. Tam o anda salon ışıkları yandı. Jenerik müziği kesildi, bilet görevlisinin ara anonsu hoparlörden geçti.
İkimiz de aynı anda toparlandık. Fermuar, etek, nefes. Ayağa kalkmadan bir dakika oturduk. Kalp atışım kulaklarımdaydı.
Kalktığımda hâlâ serttim; gömleğin ucunu pantolonun önüne salıp merdivene yöneldim. Eda sütyensizdi, bluzda uçlar belliydi. Onu önüme aldım. Basamak inerken elimin tersi kalçasının yuvarlağına değdi. İrkildi ama adım atmayı sürdürdü. Fuayede çocukların salonu hâlâ kapalıydı; ya ara vermemişlerdi ya da çoktan ikinci yarıya geçmişlerdi.
Tuvalete gidiyorum.
Ben de peşinden koridora saptım. Kadınlar tarafının kapısında ayrıldık. Erkekler tuvaletinde işemek, o halde, neredeyse imkânsızdı. Cebim titredi.
En dipteki kabin
Mesaj onundu:
İçerde kimse yok. En dipteki kabin. Kapıyı it, bekleme.
Yüzüme su çarptım, koridoru yokladım. Boştu. Kadınlar tuvaletinin kapısını ittim. Hayatımda ilk kez o kapıdan giriyordum. Üç kabin, iki lavabo. Yalnızca en dipteki kapı kapalıydı. Adım sesimde aralandı. Eda bileğimden çekip içeri aldı, sürgüyü kendisi ittirdi.
Ağzı benimkine yapıştı. Yıllardır böyle öpmemişti; acele, diş, nefes. Kalçasını avuçladığımda külot yoktu. Çoktan çıkarmış, çantanın içine atmıştı. Boynuma kolunu dolarken diğer eliyle kemerimi çözmeye uğraşıyordu. Birlikte indirdik; pantolon, boxer, dizlere kadar.
Eli beni buldu, sıktı, kökten uca çekti. Ben bir elimle kalçasını, diğeriyle bluzun altında göğsünü tutuyordum. Eda bir anda omuzlarımdan bastırıp kapağı kapalı klozetin üzerine oturttu. Eteğini beline topladı, dizlerini iki yanıma açtı, üzerime geldi. Kontrol bende değildi. Ucumu girişine sürttü, daire çizdi, ıslaklığı boyunca gezdirdi. Bluzunu çenesine kadar kaldırdım, göğüs uçlarını sırayla ağzıma aldım.
Dayanamadı. Ucumu eliyle hizalayıp yavaşça üzerine oturdu. Hepsi içeri girene kadar durdu, alıştı, sonra kalçasını kaldırmaya başladı. Her inişte içi beni sarıyor, her çıkışta neredeyse uca kadar bırakıp yeniden yutuyordu. Ağzım göğsünden ayrılıp dudağına döndü. Öpüşürken tempo arttı. Islaklık uyluklarımdan klozet kapağına süzülüyordu.
İnlemesi kabinin içinde büyüyünce korktum. Avucumu ağzına kapattım, belimle alttan karşıladım. Bu hareket gözlerini devirdi. Kapalı kapakların ardında seri, kısa, kontrollü darbeler. Bir elim ağzında, diğeri kalçasının etini kavramıştı. Eda parmaklarımın arasından nefes alıyor, her girişte içi kasılıyordu.
Bir süre sonra ağzımı serbest bıraktı, dudaklarıma yapıştı ve zıplamayı kendi üstlendi. Önce yavaş, sonra dizlerini kullanarak daha hızlı. Ara sıra öne arkaya sürttü, sonra yine dikine indi. Ben belimi kaldırıp son santimine kadar gömdüm.
Nefesi bozuldu, dudağımı ısırdı. İki elimle kalçasını sardığımda titremesi avuçlarıma geçti. Kısa, kesik bir kasılmayla boşaldı. İçerisi ritmik ritmik sıkıyor, bırakıyor, tekrar sıkıyordu. Bu kadar uzun, bu kadar sessiz zorlanmış bir boşalmayı ondan daha önce görmemiştim.
Gözleri açılınca beni öptü, yavaşça kalktı. Bakışı aşağı kaydı.
Sen durdun.
Şaşkınlık vardı, sitem değil.
Eğildi. Önce ucu diliyle yokladı, kenarını ıslattı, sonra beni ağzına aldı. Yavaş, derin, geri çekip yine. Bu kez sesi tutması gereken bendim. Bir eli kökümde, diğeri taşaklarımda, avuçlayıp hafifçe çekiyordu. Eda’nın ağzının bu kadar kararlı olabileceğini düşünmemiştim.
Dış kapı açıldı. İki kadın sesi. Biri rujunu unuttuğundan, diğeri konuşuyordu.
İki dakika, film kaçmasın.
Eda’yla göz göze geldik. Donduğumu sandığım anda o gözlerini benden ayırmadan devam etti. İtiraz edemedim. Kadınlar kabine girmedi; lavabonun önünde konuşuyor, çantalarını karıştırıyorlardı.
Ağız hareketi hızlandı. Kafası inip kalktıkça dişlerimin arasından nefes kaçırmamaya çalıştım. Tutamadım. Kasıklarım kilitlendi, boşaldım. Eda geri çekilmedi. Ağzında tuttuğu şeyi bir an bana gösterdi, sonra yuttu. Dışarıdaki kadınlar bir saniye sustu. Galiba bir ses duymuşlardı. Sonra musluk aktı, kapı çarptı, gittiler.
Eda kalanını peçeteye bıraktı, yanağıma kısacık değdi, eteğini indirdi, bluzunu düzeltti. Kapıyı araladı.
İşaret edene kadar çıkma. Koridor boşalınca yürü, bekleme.
Şok içinde oturuyordum. Dediğini yaptım. Kimseye çarpmadan çıktım. Saçım dağınık, gömleğim belden çıkmıştı. Eda iki adım önümde yürüyordu. Eteğin altında hiçbir şey olmadığı, kalçasının her adımda ayrı hareket etmesinden belliydi.
İkinci yarı
Salona döndüğümüzde ışıklar sönmüş, film ilerlemişti. Merdivende, karanlık yeterince koyu olunca kalçasını avuçladım. Dönüp baktı, tek kelime etmedi, yerine geçti. Köşedeki koltuğa oturur oturmaz fısıldadı:
Boğazım kurudu. Büfeden bir şey alır mısın? Soğuk olsun.
Gittim, geldim. Buzlu çay uzattım. Eda bacağını yeniden üst üste attı, bir yudum aldı, bardaktaki buzu göğsünün üstüne, bluzun ince yerine değdirdi. Kumaş ıslandı, uçlar soğuktan daha da belirginleşti. Bunu kazara yapan bir kadının bakışı böyle olmaz. Eteği de otururken bir karış yukarı kaymıştı. Ayakkabıları çoktan çıkmış, ayakları koltuğun altına kıvrılmıştı.
Tamam. Bu yetmez.
Kulağıma eğildi.
Bir daha. Burada.
Daha on beş dakika önce boşalmıştım. Yine de fermuar inince bedenim yalan söylemedi. Kolumu omzuna attım, başını göğsüme çektim. Eda vakit kaybetmeden eğildi. Henüz tam sertleşmemiş halimi ağzına aldı, dilinin bastırmasıyla canlandırdı.
Önce etrafa baktım. Perde aydınlık, salon koyu, en yakın insan dört sıra aşağıdaydı. Rahatlayınca izledim. Eda kucağıma kapandığı için eteği beline çıktı. Kalçası koltukta açıktı. Elini önce oraya, sonra bacaklarının arasına uzattım. Ağzı yavaşken parmağım girişinde dolanınca tempo değişti. İçeri girip çıktıkça yeniden sırılsıklam oldu.
Başını kaldırdı, dudağı parlıyordu.
İçime gir. Burada.
Görürler.
O zaman çantayı al. Beni izle. Salondan çıkma.
Perdenin kenarı
Kalktı, yan koridora, perdenin kenarındaki basamakların bittiği karanlık üçgene yürüdü. Çantasını kapıp peşinden gittim. Çıkış kapısına yöneldiğimi sanıp adım atınca bileğimi tuttu, duvarın oyuntusuna çekti.
Burada.
Boynumu öptü.
Hemen. İçime.
Yer karanlıktı ama güvenli değildi. Kapı açılırsa ışık şeridi üstümüzden geçerdi. Perdeden de soluk bir yansıma geliyordu; tamamen görünmez değildik. Eda’nın umurunda değildi. Korku ile ağzının sıcaklığı birleşince yeniden dimdik oldum. Öperken pantolonumu indirmişti bile.
Bileğinden tuttum, önümüzdeki alçak basamağa eğdim. Arkasına geçtim, eteği beline topladım, yavaş ve olabildiğince sessiz girdim. Eda’nın boğazından tek bir ses kaçtı. Durmadım. Kısa, ölçülü, derine. Sıcaklık her girişte daha netti. Hızlanırsam ses çıkacaktı; yavaş gitmek de azdırıcıydı. Eda alnını koluna dayamış, fısıldıyordu:
Hızlan. Duyulursa duyulsun. Hızlan.
Bir elim bluzun altında göğsünde, diğeri önünde, en hassas yerindeydi. Eda her köklenişte belini bana doğru itiyor, sesini dişlerinin arasında tutuyordu. Perdenin yansıması kalçasının çizgisini seçiyordu. Az önce kabinde boşalmıştı; şimdi sanki günlerdir bekliyormuş gibi sıkı ve ıslaktı. Ara sıra başımı çevirip kapıya baktım. Boştu. Tekrar gömdüm.
Tempo sertleşince titremesi geri geldi. Boşalacağını anlayınca yavaşlamadım. İkimiz de sesi unuttuk. Eda kasılırken ben de son bir girişle içinde boşaldım. Birkaç saniye o pozisyonda kaldık. Çıkarken uyluğundan aşağı süzüleni umursamadı. Pantolonumu çektim, fermuarı kapattım. Eda doğruldu, eteğini silkeledi, saçını topladı.
Kulağıma, neredeyse sakin bir sesle söyledi:
Bundan sonra böyle istiyorum. Evde de, dışarıda da. Söz ver.
Cevap veremeden kapıyı araladı ve salondan çıktı. Ben bir adım geride, hâlâ nefesimi toplamaya çalışarak peşinden yürüdüm.
Tarık
{{intent_prompt}}
{{/intent_prompt}}
Yorumlar (0)
Henüz yorum yok.
Yorum yaz
{{/can_comment}} {{#comment_blocked}}{{comment_blocked}}
{{/comment_blocked}} {{^auth}}Yorum yapmak için giriş yapın
{{/auth}}Yorum yaz
Yorum yaz